RİSALE-İ NUR – ŞUALAR

SAYFA 411:

İDDİANAMEDE BENİM HAKKIMDA DÖRT ESAS VAR:

Birinci Esas: Güya bende tefahur ve hodfüruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum.

Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehâdet ederler. Hatta Denizli’deki ehl-i vukuf, “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şâkirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki, “Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak.” diye onları reddetmiş.

İkinci Esas: Neşriyatı gizlemesi.

Gizli düşmanlar yanlış ma’na verdirmesin. Yoksa siyasete ve dünya âsâyişine temas cihetiyle değildir. Hem eski harf ile teksir makinesini bir bahâne bulmasınlar. Mustafa Kemâl’e karşı Nur’un tokadı ise: (Hâşiye) altı mahkeme ve Ankara makamatı bilmiş, ilişmemişler ve bize beraat verdiler. Hem onun fenalığını göstermek, ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi, orduyu muhabbetkârane sena içindir.

——————————————————————————–

Hâşiye: İddianamede, yanlış bir ma’na verip, Nur’un kerâmetlerinden tokat tarzındaki bir kısmını, medâr-ı ittiham saymış, güya Nurlara hücum zamanında gelen zelzele gibi belâlar Nur’un tokatlarıdır. Hâşâ sümme hâşâ!.. Biz öyle dememişiz ve yazmamışız. Belki mükerrer yerlerde hüccetleriyle demişiz ki nurlar makbul sadaka gibi belâların def’ine vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum edilse, Nurlar gizlenir, musîbetler fırsat bulup başımıza geliyorlar. Evet Nur’un binler şâkirdlerinin tasdik ve müşahedeleriyle, yüzler vukuat ve hâdisat ile tesadüf ihtimâli olmayan o hâdisatın tevafukları ve Kur’ânın müteaddid işâret ve tevafukuyla, hatta mahkemelerde kısmen gösterildiği cihetle kat’i kanaatımız var ki; o tevafukat Risâle-i Nur’un makbuliyetine bir ikram-ı İlâhîdir ve Kur’ân hesabına Nurlara bir nevi kerâmetleridir.


SAYFA 522:

Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî ve diyânet âleminde Gavs-ı A’zam ve Şah-ı Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi Büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivâyetlerde -medâr-ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm- olduğundan rivâyetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakîkat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… Bu mes’ele Risâle-i Nur’da beyân edildiğinden, onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:

Dünyada mütesânid hiçbir hânedan ve mütevâfık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem’iyet ve cemâat yoktur ki, Âl-i Beyt’in hânedanına ve kabilesine ve cem’iyetine ve cemâatine yetişebilsin.

Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler ma’nevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakîkat-ı Kur’âniyenin mayası ile ve îmanın nuriyle ve İslâmiyet’in şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhirzamanda şeriat-ı Muhammediye’yi ve hakîkat-ı Furkaniye’yi ve Sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi”nin kemâl-i adâletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gâyet makûl olmakla beraber, gâyet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimâîye-i insaniyedeki düstûrların muktezâsıdır.

YİRMİNCİ MES’ELE: Güneş’in mağribden çıkması ve zeminden dâbbet-ül arzın zuhurudur.

Amma Güneş’in mağribden tulûu ise, bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semâviye olduğundan tefsiri ve ma’nası zâhirdir, te’vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:

Allahu a’lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i Arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun başından çıkmasiyle zemin divâne olup, −izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasiyle hareketinden geri dönüp− garbdan şarka olan seyahatını, irâde-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbdan tulûa başlar.

Sevebilirsin...