RİSALE-İ NUR – MÜDAFALAR

SAYFA 54:

 Amma ehl-i Kıble’nin tekfiri hakkındaki sehivleri ise; hem Risale-i Nur’u hem benimle temas edenleri işhad ediyorum ki, benim eskiden beri mesleğim hüsn-ü zandır. Değil tekfir, belki mümkün olduğu kadar müslümanları tekfir vartalarından kaçırmışım. Mezheb-i Hanefî’de sebeb-i küfür gösterilen çok maddeler, mezheb-i Şâfiî’de yalnız kebair sayıldığı cihetle, ben hüsn-ü zan etmeye mezhebimce mükellefim. Hanefi ulemâsından -mezhebce- daha ziyade tekfirden çekiniyorum. Hususi ve muayyen insanlara tam sarih küfür görünmezse ‘kafir’ diyemeyiz. Ve Risale-i Nur’da ; “Ey mülhidler! Ey zındıklar!…” dediğim vakit, muhatablarım ise, gizli ve İslâmiyet’in ifsadını ve mü’minlerin imanını bozmayı hedef ittihaz eden ve bazen hükümetin bazı erkânını iğfal edip, bizi böyle belalara sokan ve otuz seneden beri benimle mücadele eden, şahsen bilmediğimiz bir kısım münafıklardır.
Yine aynı sahifede : “İstanbul ulemâsından bazıları Said’in hareketini beğenmediklerinden, ‘kezzab’ dediklerinden, onlara ve Seyyid Abdülhakim’e, şâkirdleriyle beraber ölüm duası yaptıklarından… Halbuki müslümanlıkta ölüm duası yapılmaz.”
Elcevab : Hâşâ! İstanbul ulemâsı, başta merhum Fetva Emini Ali Rıza olarak bütün âlimleri Risale-i Nur’a karşı takdirkârâne bakmışlar. Hiç birine karşı bedduâmız yoktur, hürmetimiz var. Yalnız bizim gizli ve dinsiz düşmanlarımız her nasılsa bir münasebetle çok ihtiyar, merhum Abdülhakim’e hulûl edip, ihtiyarlığından ve taassubundan istifade ederek, Risale-i Nur şâkirdlerinin aleyhine çirkin bir söz söylettirmişler. Biz işittik. Onun tesiriyle bize epey zarar oldu. Şâkirdler ölümüne bedduâ etmek istediler. Ben dedim : “Siyâdetine ve ihtiyarlığına hürmeten, yapmayınız.” Yaptırmadık. Tâ o vakit helâl ettik. Hattâ şimdi ben, en yakın dostum gibi, hayırlı dualarıma teşrik etmişim.
Onuncu Sehiv : Hem aynı sahifede : “İki türlü deccal ve süfyan diye, zaruriyat-ı diniyeden olmayan bunlarda ‘icma var’ diyor. İnanmayanlara ‘zındık, dinsiz, mülhid’ hükmünü veriyor. Halbuki mehdî,deccal, süfyan gibi şeyler Kur’an’da yoktur, icma’da yoktur. Yalnız Taftazânî : ‘Bunlar gayr-ı mümkün şeyler olmadığından bu bâbda rivayet edilen hadisleri kabul ederiz.’ demiş. Hem İmam-ı Mahfî ve Mehdi-i Muntazar, batıl olduğuna ehl-i Sünnet’in ittifakı var.”
Elcevab : Acelelik sebebiyle gayet sathî bir surette yüzer risaleden ziyade kitaplar tedkik edilmeden, bir mahrem risalenin bir ibaresinden böyle bir hüküm isnad etmelerini o müdakkik zatlara yakıştıramıyoruz.
Evvelâ : Taftazanî, âhirzaman hâdisâtı hakkında değil, belki hadisat-ı uhreviyyeden bir acîb kısım hakkında o sözleri Şerhü’l-Makâsıd’da yazmış.
Sâniyen : Risale-i Nur’dan mahrem bir cüz’ü; “İki deccala inanmayan dinsizdir” demiyor. Hem deccalın hurucu bütün akîde-i İslâmiye kitaplarında mezkûrdur, icmâ’a mazhardır. Mehdî ve süfyan mefkûresi ise, ümmet içinde gayet esaslı bir tarzda ve ehemmiyetli bir hikmete binaen cereyan edip, gelmiş. Adeta ümmetçe telakkî-i bi’l-kabul nev’inde bir medar-ı tesellî olarak her asırda Âl-i Beyt-i Nebevî’den bir hidayetkâr imdada yetişmesi tesellisi ile devlet-i süfyâniyede ve Emeviye’de eski zamanda Yezid ve Velid gibi süfyan mânasını veren hâkimlere karşı dayanmak için her asrın ihtiyacı bu mefkûreyi idame etmiş. Ve bu hakikatı cüz’i-küllî her asır gösterdiği gibi bu asır da bir derece göstermiş diye Risale-i Nur’un beyanatı hiç bir cihetle hakâik-i İslâmiye’ye münâfâtı yoktur. Fakat Hanefî ulemâsından bir kısmı ulemâ-yı Hanefiyye sâir mezhebler gibi, mehdî ve süfyan hâdiselerine akîde noktasında bakmıyorlar. Risale-i Nur’un üstadlarından bir üstadı İmam-ı Gazalî ve birisi de Abdülkâdir-i Geylâni’dir (fakat tarikat cihetinde değil, hakikat cihetinde) ve birisi de, en başta İmam-ı Ali (R.A.) olmasından, onların ittifak ettikleri mes’eleler elbette ma’den-i Risâlet’ten alınmıştır, diye Risale-i Nur kabul etmiş. Ve İmam-ı Ali (R.A.) kasidesinde süfyana “İslam Deccâlı” namını vermesi, bize bir hüccet hükmüne geçmiş. Yalnız Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadisten başka, pek çok imamlar ve büyüklerden gaybî ihbarlar vardır. Ve vaki-i hal, vukuâtıyla tam tasdik ediyor.
Hem ehl-i Sünnet’çe batıl olan Mehdi-i Muntazar budur ki; “Şiîlerin bir kısmı; Oniki İmam’dan birisi ölmemiş, bin senedir gizlidir, sonra meydana çıkacak, dünyayı ıslah edecek. Mehdi-i Muntazar budur.” Ehl-i Sünnet bu fikre ‘bâtıldır’ der. Yoksa Ehl-i Sünnet’in, ekseriyetçe kabulu olan ve intizar edilen Muhammed Mehdi hakkında hadisler var. ulemâların fikirlerini kabul etmediklerinin hikmeti şudur: Âhirzamanda dinsizlik cereyanına karşı mukabele etmek, ancak İsevî’nin hakiki dini, hakikat-ı Kur’ân’la ittihad ederek; Kur’ân ise esas ve imam olup, İsevî dini ona tabi olacağına işareten bir rivayette var ki; “İsâ gelir, namazda Mehdi‘ye iktida eder.” Eğer o kısım ulemâların fikri gibi olsa, o halde İsevîlik esas ve imam olması lâzım geliyor. Muhterem ehl-i vukufun bir kısım sehivleri, teşekkürnâmede dahi beyan edilmiştir. Ben kasemle temin ediyorum ki, eğer bazı ehl-i imana zarar gelmese idi, hakkımızda ağır şerait altında insaflı hareket eden bu muhterem ehl-i vukuf’un isnad ettikleri bütün kusur ve hataları nefsime kabul edecektim. Fakat iman hizmeti beni mecbur eyledi.
Muhterem ehl-i vukuf, Saîd’de iki halet-i ruhiye bulmuşlar: Birisi, normal hayatı deyip, yüzde doksan kemal-i takdirde, beğendikleri risaleleri o normal hayatına isnad ediyorlar. Diğer haleti, cezbe ve ihtilal-i ruhî hâletidir. Ve ona da, beş-on küçük, mahrem ve yarım mahrem ve zulme karşı hiddet mektuplarını veriyorlar. Hakikat ise; Fikrimin hüneri ve ilmimin eseri olmadığına işareten bir ihsan-ı ilâhidir ki, o normal dedikleri halinde değil, belki gayr-ı normal halinde en mükemmel eserler yazılmış. Hatta ben ve telif zamanında beraberimdekiler biliyoruz; ve en hastalıklı ve sıkıntılı ve heyecanlı ve ihtilal-i ruhiyede yazılan risaleler çok mükemmel ve süratli oluyordu. Elhasıl : Normal hayatım, Risale-i Nur hakkında gayr-ı normaldir ve gayr-ı normal ise, normaldir. 31 Mayıs 1944 Denizli Cezaevinde Mevkuf Said Nursî


SAYFA 60:

DENİZLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ RİYASETİ MAKAMINA Ehl-i vukuf raporuna itiraznâmedir. Sair merkezlerdeki ehl-i vukufların yanlış raporları, buradaki ehl-i vukufu şaşırtmasıyla; buradakilere değil, oradakilere karşı hukuk-u hayatımızı ve Risale-i Nur’un namusunu müdafaa etmek için gayet hasta bir halde, yirmi dakika zarfında yazdım. Kusura bakmayınız 1-Risale-i Nur’un mehdilik ve İslâm deccalına ait beyanatına, indî fikirlerle “mehdi ve deccal efsanesi” tabir ederek, hem Risale-i Nur’un mahiyetinden, hem İslâmiyetin ruhundan ne kadar uzak düştüklerine delil:
”Euzu billahi min fitnetil meshiddeccal”
diye olan Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duasına… ve umum ümmetin vird-i zebanı iken, ona “efsane” diyen, İslâmiyetin mühim büyük bir hakikatını inkâr etmiştir. 2-“Said’in arkadaşları, kendi sathi zihniyetleriyle hizbü’l-Kur’an surelerini toplayıp… dinde tahrifat yapmışlardır.” demeleri o kadar vukufsuzluktur ki, hayret etmemek kâbil değildir. Bütün ümmette en’amlar ve hizbler namında, bütün meşâhir-i İslâmiye, Kur’an’dan meşrebine ve mesleğine daha nurlu gördüğü ayetleri ve sureleri, mecmualarına yazmışlar. Bu hal, bir âdet-i İslâmiye hükmüne geçtiği halde; “Dinde tahrifat yapıyor” ve “yaptı” demeleri, ehl-i vukufun vukufsuzluğuna delildir. 3-“Said’in ve arkadaşlarının, din mahiyetinde vücuda gelen neşriyat işlerini idare eden gizli bir teşekkül ve hafî bir cem’iyyet olduğunu… ve bu cem’iyet, hayatımızı mimsiz medeniyet (yani, alçaklık ve tuğyanlık ve imânsızlık) gibi isnadlarla laik inkılâb umdelerine muhaliftir.” demeleri, o kadar zahir bir garaz ve hilâf bir hakikattır ki; delili: Dünkü gün, mahkemede yemin ettirerek, bütün arkadaşların hiçbirisine, hiçbir vakit cem’iyet teşkili veya teklifinde bulunmadığımı resmen yemin ile alınmış beş şâhid ile isbat ettiğimiz halde ve “mimsiz medeniyet” tabirinde, Avrupa medeniyetini iki kısma taksim edip, fena kısmına “mimsiz medeniyet” o fena kısımda gidenler, beşerin başına tuğyanlık ve imânsızlık açıyor diye beyan ettiğimiz halde; tuğyanı ve imânsızlığı, laik inkılabına bu ehl-i vukuf mal ediyor. Risale-i Nur’un beyanı nerede? Onların gayet sathi hükümleri nerede? 4-“Kur’an’ın bazı kısımlarını, indî ve gayr şekilde ebced ve cifir hesablarına müstenid tefsiri, müsbet ilim ve felsefe ve tasavvuf bakımında ve akl-ı selimde, bir kıymeti yoktur.” demeleriyle, o kadar garazkârane ve sathi bir vukufsuzluk göstermişler ki, mecburiyet olmasaydı -cevaba değer bir mes’ele değil diye- sükut edecektim. Acaba bine yakın emareler ve işaretler ve istihraclar, tek bir hakikata, tek bir davaya -vahdet-i mes’ele cihetiyle- baksa ve birbirine kuvvet verse (adeta riyazî hesaba yakın bir kat’iyetle) ve umum ümmetin ekser edibleri ve ulemâları içinde, bir kaide-i istihraç olan ebced ve cifir hesabıyla bine yakın emarelerin, bir tek davada “kıymeti akl-ı selimde yoktur” denilebilir mi? O vukufsuz ehl-i vukuflar, akl-ı selimi tanımıyorlar ki ve tasavvuf ve müsbet ilmi bilmiyorlar ki, böyle yanlış hüküm veriyorlar. 5-“Başlıca gittikleri yol : Hakikat ve âhiret ve ihtiyarlık mevzularını ihtiva eden risaleler ile yalnız basit ruhlu insanları aldatıyor. Ve âhiretten başka bir şey düşündürmeyecek dersi veriyor” diyen, daha acı bir vukufsuzluk ediyor.


SAYFA 61:

Acaba hakikat-ı imaniye ve Kur’aniye ve âhiret ve ihtiyarlık mevzularını güneş gibi gösteren ve kırk seneden beri Risale-i Nur’un bir şakirdi olan Said, o hakikatlarla dahili ve harici feylesoflara karşı mukabele edip, galebe çaldığı halde ve saadet-i dünyeviyenin dahi, saadet-i uhreviye gibi o hakikat dersleriyle olduğunu kat’i güneş gibi isbat edip, elli bin ehl-i dikkate kendini kabul ettiren Risale-i Nur’un bu ilmî derslerine, “basit ruhları aldatan bir hile adamı..” yani, avlamak ağı nazarıyla bakmak, ne kadar hakikat-ı ilmiyeye ihanet olduğunu mahkeme-i âliyenize havale ediyorum. 6-“Cifir ilmine nazaran aslı olmayan şeyleri, zavallıların gözlerini boyamak mahiyetinde (ki, Kur’an tarafından müjdelenen) deccal ve mehdi efsanesi ve âhirzaman fitnesi, bu risalenin telkinleri…” diye, neşr olunmayan ve mahrem tutulan ve hadis-i sahih ile ve icma’-ı ümmetle sâbit bir hakikat-ı İslâmiye olan hurûc-u deccal ve âhirzaman fitnesine, “efsane” diyerek, “zavallıların gözlerini boyuyor” demek, o kadar ruh-u adaletten ve tedkikten hariç bir hükümdür ki , cevab vermeye değmiyor.
Demek perde altında , hadis-i sahiheyi -Neûzubillah-efsane tabiriyle yâd ediyorlar. 7-“Said eğer mehdiliğini ortaya atarsa, talebelerine kabul ettirebilecek. Kararıp, körleşmiş olan bu zavallıların, Said’e derece-i irtibatları, körlük ve cehalet eseri…” demeleri, öyle bir iftira ve öyle bir haksızlık ve öyle bir garazkârlıktır ki, tarif edemem. Ben, bütün talebelerimi ve arkadaşlarımı işhâd ediyorum ki: Esas-ı mesleğimiz; enaniyeti, hubb-u câhı, şân ve şerefi bırakmaktır. Mabeynimizde yalnız bir kardaşlık var. Ben kendimi, onların nazarında bu mesleği muhafaza etmek için, hiçbir vakit böyle hodfuruşâne benlikler ve enaniyetler hayalime gelmedi ve gelmiyor.
Ben, seyyid değilim. Mehdi ise, Âl-i beyt-i Nebevî’den olacak. Hem Risale-i Nur’un gayet müdakkik ve âlim şakirdlerinin, aynı hakikatı gayet kat’i delillerle, hakaik-ı imaniyeyi Risale-i Nur’dan ders almalarına ve ruh-u canlarıyla kabul etmelerine “bir körlük” demek, bu mübarek zatları mânasız, lüzumsuz bir tahkirdir. Biz dahi onların tahkirlerini, onlara iade ederiz. 8-“Hurûc-u deccal efsanesine; kendine göre Hıristiyan deccalı Rusya’da tatbik edilen idare sistemi ve Müslüman deccalı da, süfyan tavsif ve tayininde, Türk inkılabının yaratıcısında görülen vasıf ve vaziyette göstermektedir. Ve su-i kasd-ı telkinat izhâr etmiş bulunmaktadır. ” demeleri, bütün bütün hem İslâmiyetin ruhuna, hem Risale-i Nur’un mesleğine muhalif kendi yanlış manalarıyla (Hem müdafaanâmemde, hem iddiânâmeye karşı itirazımda on vecihle cevap verdiğim ve gayet mahrem ve sekiz senede bir-iki def’a elime geçen) bir risalenin ayn-ı hakikat bir-iki cümlesine ilişmek istemişler. Akîde-i İslâm’a girmiş, bütün ümmet kabul etmiş hurûc-u deccala “efsane” demeleri ve Rusya’daki bolşevizmin, âhirzamanda gelecek deccalın bir komitesi ve numunesini göstermektedir diye, yazdığımız halde yanlış mana verip, hem pek çok ulemâ-yı İslâm’ın müteaddit hadislere istinaden, süfyan hakkında müdafaatımda yazdığım gibi, bundan otuz sene evvel bazı te’villerini pek doğru olarak yazdığımızı, “Türk inkılâbının yaratıcısına bir hücum ” gösteriyorlar. Yaratıcı Cenâb-ı Hak’tır. Bu tabir, küfre temas ediyor. Böyle tabiri isti’mal eden, Risale-i Nur’un parlak hakaik-ı imâniyesini muhakeme edemez. Birinci celsede mahkemeye arz ettiğim gibi; “Yüzaltmışüçüncü madde ile Eskişehir Mahkemesine bakarak, beni bu madde ile mahkum edemezsiniz.” dedim.
Çünki: Cumhuriyet hükûmetinin ikiyüz meb’usu içinde, yüzaltmışüç meb’us, yüzelli bin banknotu Van’da temelini attığım medresemin tahsisatına kabul edip, imza ettiklerini ve cumhuriyetin bana karşı bu teveccühü, bu maddeyi hakkımda hükümden iskat eder.” dediğim halde, o vukufsuz ehl-i vukuflar demişler: “Yüzaltmışüç meb’us, Said hakkında takibat yaptıklarını…” medar-ı itiraz göstermişler. İşte hakikat nerede? Bunların yaptıkları telakkileri ve tedkikleri nerede? Hem birinci celsede size arz ettiğim gibi, sûre-i Nisâ’dan bir âyetin Risale-i Nur’a işareti bir mahrem risalede yazılmış iken, bu fıkraya bu ehl-i vukuf demişler ki: “Taife-i nisâ, bu esere el süremez. Onlara memnu’dur. Sakın onlara göstermesinler.” demişler. Safdil kadınları, maden-i şefkat ve kadınlık seciyesine pek uygun olan Risale-i Nur’dan tenfir etmek nerede? Hakikat nerede? Hem “Hücûmat-ı Sitte “de, şeytanın altı desiselerine cevab verdiğim halde.. bu ehl-i vukuf raporunda, o muhkem hikmetleri “desiselerle iknaa çalışıyor” diye, tahrif etmişler. Buna kıyasen, bu ehl-i vukuf, Risale-i Nur’un âlî hakikatlarına dair beyanata hakları olmadığını gösteriyor. Risale-i Nur, umum âlem-i İslâm’a taalluk edecek hakaiki cami’ olduğundan, hükûmet-i cumhuriye makamatına, izin veriniz ve makine veriniz; biz onlara müracaat edip, muhakkik alimlerden ve feylesoflardan bir hey’et-i ilmiye teşkil edip, Risale-i Nur’u tedkik etsinler. (Gayet mahremler ve mahdud bir iki risale hariç olarak, bütün risaleleri tedkik etsinler.) Eğer deseler: Bu eserler, bu milletin ve bu vatanın ve bu memleketin hem dünyevî, hem uhrevî bir medar-ı saadeti ve emn ve emniyeti olduğunu tasdik etmezlerse, her bir cezaya razıyım. Mâdem her hükümette şiddetli muhalifler bulunur. Ve hükûmet-i Ömeriye’de Hıristiyanlar ve Mecûsi hakimiyetinde Müslümanlar bulunuyorlar. Elbette farz-ı muhal olarak, ehl-i vukufun iftiraları doğru da olsa, emniyete dair bir vukuat olmadığından, hürriyet-i ilmiye ve hürriyet-i vicdaniye düsturuyla yine bizi mes’ul edemezler. Hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz.
Mevkuf ve hasta Said Nursî


SAYFA 66:

“Beşinci ve altıncı öğüdlerle”, daha birtakım Şakirdleri i’timad ve i’tikada davet etmektedir. Bu kitabın zeylinde kırmızı mürekkeble ve üç ay işaretiyle mahremdir diye yazılı olan kısımda; “istikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için şu mahrem zeyli yazdığını ve kendilerine musallat olan insafsız, zalim ve gaddarlara karşı bir arzuhal olduğunu ve kendi tamir ettiği hususi ma’bedinde, hususi ibadetine ezan ve kametten dolayı müdahale edildiği için sabrının tükendiğini milletin mukadderatıyla keyfi oynayan fir’avn-meşreb komitenin başlarına hitab ettiğini ve bu ehl-i bid’adan altı sualine cevab istediğini, tecavüzün kanunsuz olduğunu, hususi ibadete kanun yapılamayacağını, hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak cür’etiyle lâdini siyaset takib edildiği halde, din ehline yapılan bu tecavüzün sorgusuz kalmayacağını kendisi gibi Şafiî olanlara hangi usul ile müdahele edildiğini, kendisi gibi başka milletten olanlara Türkçe kamet mecburiyetini hangi usul ile teklif edildiğini ve en nihayet “Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar; yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz, ilişirseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz. Cesaretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa, göreceğiniz de vardır” diye hücum edilmektedir.
Yirmidokuzuncu Mektub’un yedinci kısmında, şimdilik has ve emin talebelere mahsustur ve mahremdir işaretleriyle; ehl-i bid’anın, ecnebi inkılapçılardan mevhum bir fikir alarak hıristiyanlıktaki protestanlık gibi İslamiyette dini bir inkılap yapmak istediklerini, hıristiyanlıkta “ahkam-ı içtimaiyye İsa (A.S.) tarafından değil, havariler tarafından vaz’ edildiğine göre” inkılabın caiz olabileceğini, Müslümanlıkta böyle şeylerin caiz olamayacağını; milliyetin İslamiyet fikri yerine geçmeyeceğini, sosyalizm ve bolşevizm gibi unsuri fikirlerin unsuriyeti ve milliyetperverliği kırdığını binaenaleyh Türklük fikrinin İslamlık fikri içinde erimesi icab ettiğini; âhirzamanda gelecek olan en büyük müçtehidin fesad zamanında hem hakim, hem mehdi hem mürşid hem hatib-i azam olan ve ehl-i beyte mensub olan bir zat-ı nûrânî olacağını; avrupaî düsturlarla mücadele usulünü Eski Said iken yaptığını ve bu tarzda galebenin İslamiyetin kıymetini azaltmak gibi bir mahzur bulunması yüzünden bu mesleği terkettiğini; İslamiyet esaslarını Otuzuncu ve Yirmidördüncü ve Yirmidokuzuncu Sözler ve mektuplarla bürhanlarıyla ispat ettiğini beyan etmektedir.
Eskişehir hapishanesinin saklanacak bir meyvesidir diye elyazması diğer bir risalede bir âlem-i mânâda İmam-ı Ali’ye sorduğu suale cevaben:
”Ücmin” den maksat şekilsiz harfleridir ki, laik hükümet zamanında taammüm eden latin harfleridir” yolunda bir cevab alındığını, cifr ve ebced hesaplarıyla bu kelimeyi ihtiva eden fıkranın latin harflerin resmen kabulü tarihi olan 1348 tarihine tevafuk ettiğini; Risale-i Nur’un bir musibet neticesinde gizlenerek gizli perde altında parlaması İmam-ı Ali’nin bir kerameti olduğunu Risale-i Nur’un sebeb-i tesmiyesi, Esma-i Hüsna içindeki İsm-i Bedi’in mazharı olduğunu; ve İmam-ı Ali’nin “Ya Rab benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedi’ ışıklandır” yolundaki duasının bu zamanda Risale-i Nur ile kabul edildiğini beyan etmektedir. Yeni harflerle ve daktilo ile yazılan bir risalede; eski hurufu okumasını bilmeyen gençleri Risale-i Nur dairesine almağa gayret olarak yazılmış olduğu beyan edilmektedir.
Yine Said Nursî tarafından yazılan Eskişehir hapishanesinin bir meyvesi olup Ahmed Nazif tarafından elyazısı ile hediye edilmiş Otuzbirinci Lem’a’nın Birinci Şua’ı isimli risale olup başında, “İşbu İşârât-ı Kur’aniyye kitabına mahrem taife-i nisa el süremez. Bu taifeye memnu’dur. Gayet ihtiraz olunması tavsiye olunur.” (Haşiye) diye başlayıp bu risale sahifeleri içinde Risale-i Nur müellifini ismi ve doğumu üzerinde cifir ve ebced hesaplarıyla yapılan istihraçlar görülmektedir.
Eski harflerle yazılı Risale-i Nur’un 31. Mektub’unun Onbeşinci Lem’ası ismi fihrist isimli risaledeki âhir kısmı Husrev, Sabri, Hafız Ali, Rüşdü, Hafız Hüseyin tarafından te’lif edildiği ve bunlar içinde Husrev’in te’lifinin daha çok olduğunu ve bunlara dua edildiği; diğer bir ciltte Risale-i Nur’un küçük şakirdleri ve yazanları içinde Sav Köyünde Marangoz Ahmed, Eğridir’in Gökdere Köyünde Ömer Hoca oğullarından Abdullah oğlu Ömer ve hocası, çocuğu Mustafa ve hocası Ahmed ve Ahmed Zeki, Hacı Hafız oğlu Hafız Mehmed, Hafız Mehmed oğlu Bekir gibi dokuz ile oniki yaşlarındaki çocukların bu Hafız Mehmed’in evinde toplanarak eski yazı öğrenip, Risale-i Nur’u yazdıklarını; Nur fabrikasının İslâm Köyü’nde olduğunu anlatmaktadır.
______________
Haşiye: Bu ehl-i vukufun divanece verdikleri mânâya bak ki “Bu işaret-i Kur’aniyye mahremdir. Ve sûre-i Nisâ’da bu işaretli ayet var.” cümlesine nasıl mânâ vermişler.


SAYFA 98:

İTİRAZNAMENİN TETİMMESİ VE LÂHİKASIDIR
Afyon Mahkemesine beyan ediyorum ki: Artık yeter, sabır ve tahammülüm kalmadı. Yirmiiki sene sebepsiz bir nefy içinde daimi tarassudlarla beraber tecrid-i mutlak ve haps-i münferid tarzında beni sıkmakla beraber altı mahkeme iki-üç mes’eleden başka Risale-i Nur’un yüz kitabında medar-ı mes’uliyet bulmadığı halde evham yüzünden ve imkânâtı vukuat yerinde istimal etmek cihetiyle kanunsuz bizi üç def’a hapse sokup yüzbin lira Nur Şakirdlerine zarar vermek, hiç dünyada emsali vuku’ bulmamış bir gadirdir ki; istikbal ve nesl-i âti pek şiddetli olarak zâlim sebeblerini lanetle yâd edecekleri gibi, mahkeme-i kübrâda cehennemin esfel-i safilinine atmakla o zalimleri mahkum edeceklerine kat’i kanaatımızla şimdiye kadar bir derece teselli bulup sükût ederek, tahammül ediyorduk. İşte onbeş sene zarfında altı mahkeme, yüzyirmi Nur Risalelerini ve mektuplarımızı tedkik edip, beşi , bize her cihetle beraet vermek manasiyle ilişmediler.
Yalnız Eskişehir Mahkemesi tek bir mes’ele olan tesettür-ü nisa hakkında olan bir küçük risalenin beş-on kelimesini bahane ederek, lastikli bir kanunla hafif bir ceza verdiği zaman mahkeme-i temyizden sonra, lâyiha-yı tashihimde kanunsuzluğun yalnız tek bir numunesi olarak resmen Ankara’ya yazdık ki, binüçyüzelli senede, üçyüzelli milyonun kudsi bir düsturiyle ve daimi ve kuvvetli bir âdet-i İslamiyeyi ders veren ve emreden tesettür âyetini, eskide bir zındığın Kur’an’ın bu âyetine itirazına ve medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için üçyüzelli bin tefsirin icmaına ve hükümlerine ittiba’ ederek, o âyeti tefsir edip binüçyüzelli senede geçen ecdadımızın mesleğine iktida eden bir adama, o tefsiri için verilen ceza ve mahkumiyetin, dünyada adalet varsa elbette o hükmü nakz edecek ve bu acip lekeyi bu hükümet-i İslamiyedeki adliyeden silecek diye Layiha-yı tashihimde yazdım. İşte bu nümune gibi size ve Ankara makamatına takdim edilen müdafaanamemde böyle acip çok nümuneleri elbette anlamışsınız.
Ben Afyon Mahkemesinden taleb ve ümit ederim ki; bu millete ve bu vatana bir ordu kadar hizmeti ve bereketi bulunan Risale-i Nur’un tam serbestiyetine karar vermenizi, hakikat-ı adalet namına sizden bekliyoruz. Yoksa münasebetimle hapse giren beş-on adam arkadaşlarımın gitmesiyle beraber size haber veriyorum ki ; beni büyük bir cezaya çarpacak bir suç işleyip bu çeşit hayattan veda edeceğimi mecbur eden bir fikir kalbime gelmiş. Şöyle ki: Hükûmet beni tam himayeti ve bana yardım etmek, milletin maslahatına ve vatanın menfaatına çok lüzumu varken, beni sıkması ima eder ki; kırk seneden beri benimle mücadele eden zındıka komitesiyle şimdi onlara iltihak eden bir kısım komünist komitesinden bir kısım, ehemmiyetli birer resmi makamları elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükumet ise, ya bilmiyor veya aldırmıyor diye çok emareler bana endişe veriyor. İddianamede benim hakkımda dört esas var.
Biri : Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğimi bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli’deki ehl-i vukuf :”Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznâmesinde demiş ki; “Ben seyyid değilim, Mehdî seyyid olacak” diye onları red etmiş ve hiçbir vakit hatırıma gelmemiş ve dememişim ki; benim mehdiliğim var. Yalnız bir def’a bir risalede demişim ki; ahirzamanda gelecek Âl-i Beyt’ten Hazret-i Mehdi‘nin çok vazifelerinden bir vazifesi olan iman-ı tahkiki ile ehl-i imanı kurtarmak vazifesi Risale-i Nur’da misli var. İnşaallah o zat geldiği vakit Risale-i Nur’u o cihette bir program yapacak dediğim, yoksa; ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hülyalarda bulunmadığım ve Risale-i Nur’un bazı hüsn-ü zanlı talebelerinin mübalağakârane mahremce üstadına haddinden ziyade hüsn-ü zan edip Risale-i Nur’un hadimliği itibariyle bazı böyle müceddid gibi ünvanları vermeleri için onları reddedip hatırlarını kırmışımdır. İkinci esas : Neşriyatı gizlemesi ise, gizli düşmanlarımız yanlış mânâ verdirmesin.. Yoksa siyasete ve dünya asayişine teması cihetiyle değildir. Hem, eski harf ile teksir makinesini bir bahane bulmasınlar.. ve Mustafa Kemal’e karşı Nur’un kırk sene evvelki beyana istinaden tokadı ise; altı mahkeme ve Ankara makamatı bilmiş, ilişmemişler.. ve bize beraet verdiler.. ve Beşinci Şua ile beraber bütün kitaplarımızı iade ettiler… Hem onun fenalığını göstermek ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi orduyu muhabbetkârane sena içindir. Üçüncüsü : Emniyeti ihlâle teşvik ediyor demesine mukabil, yirmi sene zarfında yüz bin adam Nurcuların yüz bin nüsha Nur Risalelerini altı mahkemede ve on vilayette emniyeti ihlale ve asayişi bozmağa dair, on vilayetin zabıtaları ve altı mahkeme hiçbir maddeyi kaydetmemesi… ve bulmaması bu acib ittihamı çürütüyor… Bu yeni iddianamede üç mahkemenin bize beraet verdikleri aynı noktalara ait ve cevapları mükerreren verilmiş ehemmiyetsiz birkaç mes’eleye cevap vermek manasızdır. O mes’elelerle bizi ittiham etmek ondan bize beraet veren Anakara Ağır Ceza ve Denizli ve Eskişehir Mahkemelerini ittiham etmek hükmünde olmasından cevabını onlara bırakıyorum.. ve ondan başka da iki- üç mes’ele var.. Birisi : İki sene Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde inceden inceye tetkikten sonra bize beraet verip o kitabı bize iade ettikleri halde, o Beşinci Şua’ın bir-iki mes’elesini ölmüş gitmiş bir kumandana tatbik edip, bize suç gösteriyor…
Biz dahi deriz : Ölmüş gitmiş, hükümetten alâkası kesilmiş bir şahıs aleyhinde tatbik edilebilen külli bir haklı tenkidi hiçbir kanun suç saymaz. Hem, küllî bir te’vil mânâsından makam-ı iddia cerbezesiyle, o kumandana bir hisse çıkarıp ona tatbik etmiş. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden bir hakikatın, bir mahrem ve gizli bir risalede bulunmasını hiçbir kanun suç sayamaz. Hem o risale harika bir tarzda müteşabih hadislerin te’villerini beyan etmiş… o beyan otuz kırk sene evvel olduğu ve üç mahkemeye ve mahkemenize ve Ankara’nın altı makamatına üç sene zarfında iki defa takdim edilip tenkid görmeyen Müdafaa Risalesinde kat’i cevap verilidiği halde o hadisin hakikatını beyan sadedinde bir kusurlu şahsa mutabık çıkmasını hiçbir kanun suç sayamaz.


SAYFA 108:

70.Şapkanın küfür alâmeti olması ve sayılması bir iman haline geldiği gibi :Kırk sene evvel İstanbul ulemâsına verdiğim cevabı, mahkemede beyan ettiğim gibi bütün ulema-i İslâmın isti’mal ettiği bir tâbiri, yalnız bana istinad etmek, hem İslâmiyete, hem ehl-i ilme, hem bana karşı bir ittiham değil, divanecesine bir ihanettir. Ona iade ediyorum.
71.Medreselerin ve tekyelerin kapanmasından, ezan ve kamet de “Allahü Ekber” denilmemesinden bunlar âhirzaman âlametlerinden sayıldığından, inkılâb hareketlerine karşı bir kışkırtmak istediği anlaşılmıştır : Kırk sene evvel bir-iki hadisin te’vilini beyan ettiğimi ve Diyanet Riyasetinin ulemâsının yeni icadlarının fetvasına karşı onbeş sene evvel yazdığım bir risaleyi reddetmeyip bana ilişmedikleri halde, bu mes’eleyi şimdi medâr-ı bahs etmek adliye kanunuyla hiçbir münasebeti yok. Makam-ı iddia eski nakaratı tekrar edip, bin dereden su toplamak nev’inde isnad etmesi; hem yanlış, hem hata, hem de idareye bir zararı muhtemeldir.
72.Beşinci Şuâ’nın mes’elelerini herkese göstermek caiz değildir, mahremdir ihtarını yapmağı unutmamıştır : Her bahane ile bizi perişan etmek isteyen gizli düşmanlarımızın şerlerinden tahaffuz ve müddei gibi sathî mânalar vermemek için. “Bu mahremdir, herkese gösterilmesin” denilmesini bir suç sayıp ve suçunu ikrar ediyor mânasına çevirmek zâhir bir yanlıştır.
73.Ahmed Feyzi Bediüzzamanü’l-Kürdî kelimesini bulmak için iki kere Muhammed kelimesinin tevafukunu göstermiş. Acaba Said-el-Kürdî Peygamberimiz Muhammed Mustafa’ya (A.S.M.) benzetilmek mi istenilmiştir : Ahmed Feyzi’nin, Risale-i Nur, Kur’an’ın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin şeriatını tatbik eden ve veraset-i Nübüvvet ve “el ülam’ü verasetül enbiya” hadîsine istinaden biçare Said’i o irsiyette, o Kur’an hizmetinde, değil bir benzemek belki sünnete ittiba etmek mânasındaki ilmî ve ebcedî istihracını medar-ı mes’uliyet gören hem manasını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) güneşinden tereşşuh eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini büyük bir saadet telâkki eden Said’in elbette yüzbin derece kendi haddinden tecavüz edip ona kendini benzetmeğe çalıştığını söyleyen divanedir. Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm’a) ittibaı ve sünnetine iktida mânasını anlamamış.
74.İslam tarihinde hiçbir din âliminin Kur’an’ı Kerim’i ve hadisleri böyle şahsi fikirlere ve maksatlara âlet ettiği görülmemiş ve işitilmemiştir ;Bunun, bu yanlışında beş vecihle hatâ var. Hem kitkapları, ulemâyı, tefsirleri görmediğine ve mânayı sarihî ile, mana-yı işarî ve mana-yı küllî ile hususî ferdlerin farkını anlamayan bir cehalettir. Necmeddin-i Kübra ile Muhyiddin-i Arabî gibi binler allâmelerin küllî hâdiselerine, hatta nefsin cüz’î ahvaline dair âyâtın mâna-yı sarîhî değil, işarî mânalarını beyan sadedinde çok yazıları var olduğu malûmdur. Hem âyatın mâna-yı işarî-i küllîsinde her asırda efradı bulunduğu gibi, bir ferdi bu zamanda ve bu asırda Risale-i Nur ve bazı şâkirdleri de bulunduğuna eskiden beri ulemâ mabeyninde makbul bir riyazî düsturu olan ebced ve cifir hesabiyle bir tevafuk göstermek, elbette hiçbir cihetle âyâtı şahsî fikirlere âlet ediyor denilmez. Ve böyle diyen büyük bir hatâ eder. Ve dekaik-ı ilmiyeye ihanet eder.
75.Ehl-i Sünnet’e göre, İmam-ı Mahfî ve İmam-ı Muntazır akidesi bâtıldır :Mehdi hakkında, Şiîlerin, oniki imamdan birisi hayatta iken gizlenmiş, âhirzamanda çıkacak demelerine mukabil ehl-i sünnetin bir kısmı İmam-ı Muntazır akidesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî uleması da “La Mehdi illa İsa” demişler. Bunda hem Denizli’deki ehl-i vukufun bir kısmı, hem makam-ı iddia yanlış mâna vermişler. Her asırda mehdî mânasına ümmetin fıtrî bir ihtiyacına binaen beklemişler. Ve birkaç vecihde rivayetlerin delâletiyle birkaç mehdi belki her asırda bir nevi mehdi sâdat-ı ehl-i beytden geleceği ümmetce kabul edilmiş. Buna hatâ diyen birkaç cihette yanlış eder.
76.Bir kitapta Mehdi‘ye dair hadislerin kâffesi zaiftir denilmiş :Hangi mes’ele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin. Hatta İbn-i Cevzi gibi büyük bir muhaddis bazı sahih ehadise mevzu’ dediğini, ulemalar teaccüble nakletmişler. Hem her zaif veya mevzu hadisin mânası yanlıştır demek değildir. Belki an’aneli sened ile hadisiyeti kat’i değildir demektir. Yoksa mânası hak ve hakikat olabilir.
77.Bunların zaif ve muzdarib olduğunda ittifak vardır. İmam-ı Şâfiî değil mevzuu, mürseli de kabul etmediği halde, Said Şafiî iken bunları kavl etmesinin hikmeti anlaşılmamıştır :İttifak olmadığına bin seneden beri ehl-i hadis ve ümmetce bu hakikatın devamı kat’i bir delildir. Bu da hatâ içinde bir hatâdır. Hem İmam-ı Şafiî, mürsel ve zaif hadisleri ahkâm-ı şer’iyyede hüküm çıkarmak için hüccet tutmuyor. Yoksa (hâşâ) ümmetce kabul edilen hakikatlı hadisleri ahkâmda değil, fezâil-i a’mâlde ve hâdisat-ı İslâmiye’de hüccetlerini ve delâletlerini kabul etmiştir. 78.İlm-i gayb Allah’a mahsustur. Hiçbir veli tasarrufat yapamaz ve gaybı bilemez. Hatta Peygamber de bilmez. Halbuki, bir risalede işârat-ı hadisiye ile hilâfetin mebde’ ve müntehasını göstermiş:Evet, herkes bizzat gaybı bilmez. Fakat i’lâm ve ilhâm-ı İlâhî ile bilinebilir ki, bütün mu’cizât ve kerâmat ona dayanır. Hazret-i İmam-ı Ali’nin işârât-ı gaybiyesiyle Risale-i Nur’a işaratına dair bir risalenin âhirinde Hadîs-i Şerif’inin işârâtında birkaç lem’a-yı i’caziyeyi tam vâkıa mutabık güzel bir tarzda ve görenlerin takdirine mazhar olmuş bir beyanı çürük görmek ve itiraz etmek bir cehalet, bir hatâ eseridir.
79.80.Gizli cemiyet kurduğu ve din perdesi altında emniyeti bozmak maksadiyle kitap ve mektubların vasıtalarla gönderilmiş olması :Üç mahkeme gizli cemiyet noktasında beraet vermesi ve beş-on vilayetin zâbıtaları hiç ilişmemesi ve itiraznamemde reddine dair yüz hüccet gösterilmesiyle beraber böyle onbeş sahifede onbeş def’a tekrarı on vecihde hatadır.
81.Beşinci Şuâ’ın te’villeri yanlıştır :Bunun ve sair bütün tenkid ve itirazlarının cevapları itiraznâmemin âhirinde kat’i bir surette zikredilmesinden kısa kesiyoruz. HATÂ- SAVAB CEDVELİNİN ZEYLİDİR
HATALAR CEVAPLARI
82.Gizli cemiyeti var. Ve Emirdağı’nda onunla meşgul olmuş : Bu ittihamı hiçbir cihetle isbat edilemiyeceğine ve iftira olduğuna kat’i delili; şiddetli tarassud ve tam bir inziva ve dünya hadisatına hiç kulak vermiyecek derecede bir tecerrüd ve ihtiyarlık ve za’fiyet ve hastalık içinde bulunmasıdır. Haftada yalnız birtek mektup, birtek yere göndermekten başka hiç muhabere etmiyen ve te’lifi dahi bırakan ve serbestiyet verildiği halde, hadsiz dostları ve onu dinleyecek hemşehrileri bulunan memleketine gitmeyen ve hizmeti için bir-iki terzi çırağından başka kimseyi istemeyen ve ziyaret için gelenlerden kırkdan birisini birkaç dakikadan ziyade yanında durdurmayan bir garib ve kabir kapısında ve beraet etmiş ve otuz seneden beri siyaseti terketmiş bir bîçare hakkında, bu gizli cemiyet isnadının ittihamı öyle büyük ve insafsızca ve zalimâne bir hatâdır ki, ona temas edenlerden zerre kadar aklı bulunan,bu yalandır ve asılsızdır der.


SAYFA 135:

“Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dini bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti.”
Elcevab : Yanlıştır. Avrupa dininde mütaassıptır. Ehl-i İslâm ne vakit dinine temessük etmiş ise, nisbeten o zaman terakki etmiş. Ne vakit salâbetini terk etmişse, tedenni etmiştir. Acaba bu ehl-i bid’a ve daha doğrusu ehl-i ilhâd, bu dinsizlikte hangi menfaatı buluyorlar?…. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevki işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfenk diye diye ileri gitti.” Bu ahmakların arkasında bedbaht gâfiller de bulunduğundan deriz ki: Dünya bir misafirhânedir. Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek dense, bin defa Allah, Allah demek lâzım gelir. Tahribatçı ehl-i bid’adan bir kısmı, güya dini milliyetle takviye etmek isterler. Ey meczub akılsızlar, câhil sofiler! İslâmiyet; esassız, garazkâr ve zulümkâr unsuriyet toprağına dikilmez! Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakâne, bid’akârane bir teşebbüstür. İkinci kısım milliyetçilere deriz ki: Ey sarhoş hamiyetfüruşlar! Bir asır evvel, milliyet asrı olabilirdi. Ebedî ve dâimi olan İslamiyet milliyeti, muvakkat unsuriyet ile bağlanmaz ve aşılanmaz.” Cenâb-ı Hak; Şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir ifsad zamanında bir müceddit yahud bir nev’i Mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor. Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında da, elbette en büyük bir müctehid ya müceddit veya mehdî gibi zat-ı nûraniyi gönderecek. O zat da, Ehl-i Beyt-i Nebevî’den (A.S.M.) olacaktır. Hazret-i Mehdi‘nin cemiyet-i nûrâniyesi (Nurcular olduğunda şüphe yoktur), Süfyan komitesinin tahribat-ı bid’akârânesini tamir edecek; Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecek. Yani: Âlem-i İslâmiyette, risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkar niyetiyle Şeriat-ı Ahmediyeyi tahribe çalışan Süfyan komitesini, Hazret-i Mehdî cem’iyeti mu’cizekâr kılıncıyla öldürecek ve dağıtacaktır.” denilmektedir.
8.Lem’a risalesinde :“gadiriyyel vakti” cümlesindeki “gadiri” kelimesi; üç farkla, takdir ve istihsanla Hulûsi-i Sâni olan Sabri’ye (Haşiye) tevafuk ediyor. Hazret-i Şeyh-i Geylâni; Sabrî, Süleyman, Bekir gibi daha dört arkadaşı Said’in arkasında görmüş, haber vermiş. Daha sair arkadaşlara da işaret var. Şimdi izhâra lüzum olmadığından, bana tam görünmüyor. 1364: Said’in elli senelik müddetinde inâyete mazhar olacağını; 1314’te ve 10’da tedrise başlayacağını; 1352’ye kadar aynı esas üzerine inâyet feyzi altında devam ettiği çıkarıldıktan sonra dahi, 12 sene inâyetle mazhar olmasının rahmet-i İlâhiyeden beklendiği.. ” yazılıyor. 16.Lem’a’dan : “Harb belası bizim hizmet-i Kur’aniyemize mühim bir zarardır. Kadir-i Külli Şey, bir dakikada bu zülumatlı ve rahmetsiz bulutları izale edip, hakaîk-ı Şeriatı güneş gibi gösterir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin; o vakit kendi kendine iş düzelir.” “Madem ki sizin elinizdeki nurdur. Nurdan zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz?” “Bu suale karşı muhtasar cevabım şudur: Baştaki başların çoğu sarhoştur; okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mâna verip ilişir. İlişmemek için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzımdır. Onu için kardeşlerime tavsiye ediyorum ki: İhtiyat etsinler, Nâ-ehillerin ellerine hakikatları vermesinler.” denilmektedir. 17.Lem’a’da : “Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünûn-u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onu körü körüne taklid edip, ittiba edenlere binler nefret ve teessüfler!… Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!… Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve batıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Sefihâne taklid edenler; ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip, kendi kendinizi ve kardaşlarınızı idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki!.. Siz ahlaksızcasına ittiba ettikçe, hakikat davasında yalancılık ediyorsunuz. Çünki şu suretle ittibanız, milliyetinize karşı bir istihfafdır ve millete bir istihzâdır! Ey kafirlerin çokluklarından ve onların bazı hakâik-ı imâniyenin inkarındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki: Ehemmiyet, kemiyette, adet çokluğunda değildir. İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılab eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk-meşrebler gibi ihtirasat-ı hayvaniyede terakki ettikçe,daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesi alır . Görüyorsun ki Hayvanat, kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken ve ona nisbeten insan gayet az iken, umum nev-i hayvanat üstünde sultan, halife ve hâkim olmuştur. İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hak’kın hayvanatından bir nevi habisdirler ki, Fâtır-ı Hakîm, onları dünyanın imareti için halk etmiştir.. İşte o küffârın ve ehl-i dalâletin, bir hakikat-ı imâniyeyi inkar ve nefy etmelerinde kuvvet yoktur. Madem ki küfür ve dalaletin mahiyeti nefydir, inkardır; cehildir ve ademdir. Küffarın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir.” “Ey Müslümanları şiddetle dünyaya teşvik eden ve san’at ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakâne körü körüne topuzların altında onların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede birer semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler.”
Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine aldanma, “Ekseriyetin efkârı benimledir” deme!.. Çünki fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş belki içine düşmüş çıkamıyor. Hiç bir fâsık yoktur ki sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini dindar görmek istemesin.
Eğer sende bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye davet eden ezelden gelen Kur’an’la imdad etmek lâzım gelir. “Zannedermisin ki: ‘Bu milletin fakr u hâli, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş’et ediyor.’ Hata ediyorsun. Görmüyor musun; Çin ve Hind’de Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki Zenciler gibi Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, âsâyişi ve memlekette emniyeti kolayca idare etmek ise, yine hata ediyorsunuz. Çünki, itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyişin te’mini, binler ehl-i salâhın idaresinden daha müşkildir. İşte bu esaslara binaen ehl-i islâmı dünyaya ve hırsa teşvik etmeğe ihtiyaç yoktur. Terakkiyat ve âsâyişler bununla te’min edilmez. Belki, teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu da, dinin emr-i kudsiyesiyle ve takva ve salâbet-i diniye ile olur.” denilmektedir.
__________
Hâşiye : Kararnâmede, Halıcı Sabrî denilmişse de, hakikatta Santral Sabri’ye aittir.


SAYFA 137:

MUHTELİF SANIKLARDAN YAKALANMIŞ VE MÜTEADDİT DOSYALAR İÇİNDE BULUNAN MEKTUBLARDIR
Sabri Halıcı’nın dosyasında Said Nursî imzalı bir mektubda, “Bayramda arabî tekbirler alınacağı” müjdelenmekte; “birgün şeair-i İslâmiyenin, Anadolu’da “Allahu Ekber! Allahu Ekber!”ler ile kendini göstereceğinden” bahsolunmakta.. Sabri Halıcı, “Nur’un Birinci Santralı” olarak vasıflandırılmaktadır. Sabri imzalı daktilo ile yazılmış iki mektubta, “Liste halinde gösterilen Risale-i Nur’un başkalarına okundurulup, yazdırıldığı” açıklanmakta; “fevc fevc genç talebeler sabahtan akşama kadar Risale-i Nur’u yazıp, okumak için mağazalarına geldikleri” bildirilmektedir.
Hasan Kıratlı’nın dosyasında, Said imzalı bir mektubda: “Yedi yaşından on yaşına kadar masum çocuklar, faytonla gezdiğim vakit beni görünce koşup, ellerime sarılmalarının hikmeti nedir diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki; küçük masumlar taifesi bir hiss-i kablelvuku ile, Risale-i Nur ile saadet bulacaklarını, tehlike-i maneviyelerden kurtulacaklarını hissettiklerini anladım.” denmektedir. Said Nursî imzalı diğer bir mektubda: “Emirdağ üzerinde uçan tayyarelerin kendisinin faytonunu takib ettikleri ve kendisini aradıkları..” birçok Şâkirdlerine de tasdik ettirmek suretiyle yazılmaktadır.
İbrahim Fakazlı’nın dosyasında, 125 sayılı Said imzalı mektubta: “Ahmed Feyzi’nin üç seneden beri yazdığı istihrâcât-ı gaybiye ve sikke-i gaybiyeyi mütalaa ettiği ve Risale-i Nur’un kıymetini tam hadis ve âyetlerle isbat etmesine karşı, hayret ve istihsanla “maşâallah, bârekallah” dediği; bu âyetler ve hadislerin müttefikan bu asırda bir hakikat-ı nûrâniyeye işaret ettikleri, âhirzamanda gelecek bir müceddit-i ekberi gösterdikleri… o gelecek zâtın ve cem’iyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi, imânı kurtarmak olduğu; Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik gibi çok geniş dairede hükmeden bu iki vazifesini nazara almamalarının zararsız olduğu fakat Nur’un muarızlarının hususan siyasî taifenin tenkidine ve hücûmuna vesile olabileceği, onun için kendisinin müdakkik kardaşımızın risaleceğinin bir kısmını ve bazı cümlelerini kaldırıp, ta’dil ederek göndereceği…” yazılıyor.
Said Nursî imzalı bir mektupta: “On lirayı, üzerinde sûret bulunduğu için gönderdiği..” yazılıyor.
Said Nursî imzalı bir mekktubta: “Dârü’l-fünûn’a inkılab eden Harbiye Nezaretinin kapısındaki “İnna fetahna leke fehhan mübina “
hatt-ı Kur’aniyenin üzeri mermer taşlar ile kapatılmış iken, şimdi yeniden hatt-ı Kur’aniyeye bir numûne ve müsaade ve Risale-i Nur’un takib ettiği maksadına bir vesile ve üniversitenin ileride bir Nur medresesi olmasına işaret” olarak gösterilmektedir. Yine bu mektubta, sanıklardan Berber Burhan ve Berber hıfzı, Nur’un birer kahramanı olarak gösterilmektedir.
İbrahim Fakazlı imzalı bir mektubta: “Bizi ihya eden Nurları aldık. Derhal teksir edip, Ankara’dan bu tarafa gönderdik. Daha da gönderiyoruz.” denilmektedir.
Yine Küçük İbrahim imzalı diğer bir mektubta, Nurcuların mahkemesinden bahisle: “Son aylar içindeki Nur’a tecavüzler, ekmeğimize yağ sürmüş. Atılan zehirli oklar, bize bir kamçı hükmüne geçip; ezeli ve ebedî davamıza, ateşe barut döker gibi teshir ederek, Nur’u coşturmuş!.. Nur’un bütün unsurları pür-faaliyet kesilmiş, devam ediyor ve edecektir. Bu cihâd-ı ekberin şükrünü acaba nasıl ifa edelim. Afyon’un meşhur zindanlarında, Allah uğruna, Şeriat uğruna cidal içindeki kardaşlarımızı hatırladıkça ciğerlerimiz delik deşik oluyor… Ezeli ve ebedî din düşmanları, ya boyun eğip teslim olacaklar, ya kahrolup geberecekler!” denilmektedir.
Said Nursî imzalı “Tekbiratü’l-Hüccâc fî Arafat” başlıklı mektubta: “Nur’un ehemmiyetli bir kısım Şakirdlerinin pek musırrane olarak, âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabul etmiyorsun ve çekiniyorsun. Bu bir tezaddır, hallini isteriz?” diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere:
Mehdi-i Âl-i Resûl’ün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı manevisinin üç vazifesi olduğu, bunların:
1-İmânı kurtarmak,
2-Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanıyla şeair-i İslamiyeyi ihya etmek,
3-Ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniyenin zedelenmesiyle ve Şeriat-ı Muhammediye’nin kanunlarının bir derece ta’tile uğramasıyla, o zat, bu vazife-i uzmâyı yapmağa çalışır.
Nur şakirdleri, birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeleri de buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisini haklı olarak bir nev’i Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı mânevinin mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Hatta evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde “Risale-i Nur’u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu bu tahkikatla te’vil ile anlaşılır.” diyorlar. İki noktada bir iltibas var, te’vil lazımdır.
Birincisi : Ahirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller; fakat hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve ittihad-ı İslâm, avamda ve ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihetle yapması itibarıyla, âhirzamanın büyük Mehdisi ünvanını almamışlar.

Sevebilirsin...